loader
Sanatın İzinde Hüzünlü Bir Yolculuk

Sanatın İzinde Hüzünlü Bir Yolculuk

Çok değil, bundan birkaç yıl öncesine kadar, sanat haberlerini gazetelerden, dergilerden okur, ona göre yollara koyulurduk. Sosyal medya hayatımıza girdikten sonra, her türlü sanatsal etkinliği günü gününe takip edebiliyoruz artık. Özellikle de, yazılı metinlerin yanı sıra paylaşılan fotoğraf ve videolar, sergileri, fuarlari, bienalleri gidip görmesek de sanki oradaymışız duygusu veriyor bize. Başkalarının gözünden aktarıldığı kadar bilgi sahibi olabiliyor ve içsellestirebiliyoruz. Sadece sanatsal etkinlikler mi, yaşanan toplumsal olaylarda da aynı izlenime kapılmıyor muyuz? Olayların dışındayız ama içindeyiz, içindeyiz ama dışındayiz duygusu. Ne kadar içindeyiz, ne kadar dışındayız ve ne kadarını anlayabiliyoruz sorusu da beynimizi tırmalayıp duruyor.

Hiç kuşkusuz, sanatın, edebiyatın, müziğin ve toplumsal olayların yönlendiricisi İstanbul. Anadolu kentleri ne kadar gelişirse gelişşin, Istanbul’dan bağımsiz bir şeyler üretmesi biraz zor görünüyor hâlâ. Üretseler bile ülkenin gündemini belirleyemiyorlar. Toplumsal olaylarda daha bağımsız olabilirler, fakat sanatsal etkinliklerde, İstanbul Türkiye’nin olduğu kadar dünyanın da merkezlerinden biri konumunda artik.

Hâl böyle olunca, gündemi biraz olsun takip etmek istiyorsanız yolunuzun İstanbul’a düşmesi gerekiyor.

Sabiha Gökçen’den otobüsle Avrupa Yakası’na geçerken, yorgunluktan bir an dalmış olmalıyım ki, köprüden geçtiğimizi bile fark etmemişim, yanımdaki yolcu; “Levent’e geldik mi” diye sorunca, ben saşkınlıktan “köprüyü geçtik mi?” sorusuyla karşılık veriyorum. Neyse, Taksim’e ulaştığımızda Havataş otobüsü Talimhane’nin köşesinde, daracık bir kaldırımda indiriveriyor yolcuları. Kasım 2012’den beri İstanbul’a gelmemiştim, elimde bavulla yürürken, belleğimdeki pek çok şey yerle bir oluyor. Alt geçite doğru giden arabalar, önümde uzanan kocaman boşluk beni durduruyor bir an. Ne olmuş buralara, nerede THY ofisi, nerede yolcuların ayaküstü oturduğu kafe – lokantacıklar. Bir hortum çıkmış da hepsini alıp götürmüş, geriye dımdızlak bir meydan kalmış. Bana ağır geliyor bu görüntü, daha fazla adım atamayacağımı hissederek, en yakındaki İtalyan kafeye oturuyorum. Hava sıcak sayılır, ben yine de içeriye giriyorum. İlk oturdugum masadan kalkıp, direkt meydana bakan masaya geçiyorum. Neler mi geçiyor aklımdan. THY bürosunun önünde otobüsten inişlerimiz, kendi kentimize dönmek için otobüse binişlerimiz, el sallayışlarımız, biraz tedirgince karşıdan karşıya geçislerimiz…. Gezi olaylarını daha çok anlamaya başlıyorum. Başka bir kentten gelen biri olarak bu değişim beni bu kadar etkilediyse, bu kentin sahiplerini, İstanbullulari ne kadar etkilemiştir kimbilir. O boş beton meydanda yürüyenler insan değil de, silüetler gibi gelmeye başlıyor birden. Meydan kimliğini yitirince, ağaç, araba ve daha başka hiçbir nesne olmamasına rağmen, insanlara kalan meydanda neden silik bir silüet gibi görünüyorlar bana. Kendimi bir filmin karesinde gibi hissediyorum, bir seyler yemek bile bana iyi gelmiyor.

Konaklayacağım mekana ulaştıktan sonra bir süre dinleniyorum. Yorgunluğun üstüne hayal kırıklığı beni daha da yorgun düşürüyor sanki. Kendimi toparlayıp, biraz zorlayarak da olsa, Haliç Kongre Merkezi’nde Art International İstanbul’u görmeye gidiyorum. Bir Sanat Fuarı’nin girisinden çok, bir film festivalini anımsatıyor bana kırmızı halı. Pek de izleyici yok ortalıkta, ağır adımlarla Haliç Kongre Merkezi’ne ulaşıyorum. New York, Berlin, İstanbul, Londra, Paris, Amsterdam, Madrid, Roma, Viyana ve Dubai gibi dünyanın önemli kentlerinden katılan galerilerde başta resim olmak üzere, baskılar, fotoğraflar, tekstil, heykeller sergileniyordu. Belki de beni bu Fuar’a çeken, Camila Rocha’nın kaybettiği eşi Hüseyin Bahri Alptekin adına gerçekleştireceği “To see The Band Passing By…” başlıklı performansını görme isteğiydi. Rampa’da Esra Sarıgedik, performansının gerçekleştiğini ve kendisinin çok etkilendiğini anlatıyor bana. Kaçırdığıma üzülüyorum.

Biraz daha beklentili mi gelmiştim, yoksa ilki olmasi sebebiyle mi beni çok da etkilemiyor Art International İstanbul. David Clearbout’un, Travel, 1996-2013, 12 dakikalik filmindeki doğa görüntüleri bana sanki 18 yüzyıldaki resimlerinin bir yansıması gibi geliyor, öylesine güzel bir ışık yayılıyordu ki, izlerken filmin içinde bir yerlerde gezindiğimi hissediyorum bir an. Belki de ihtiyacım olanın, böyle bir fuarı gezmek, eserleri görmek değil de bir ormanın içinde yürümek oldugu hissine kapılıyorum. Bazen pek çok sey görürsünüz ama bir tek şey size iyi ki buraya geldim duygusu verir, iyi ki bu filmi gördüm. Haliç’e karşı oturup bir çay içtikten sonra biraz daha dolaşıyorum.

Contemporary İstanbul, belki de 2007’den beri edindiği tecrübeyle, Çağdaş Sanat Fuarı niteliklerini yerine getiren bir Fuar. Art International İstanbul, nasıl bir Fuar olmak istediği konusunda biraz daha düşünmeli bana göre.

Ertesi günü, kendimi toparladığımda, ilk işim Gezi Parkı’na gitmek oluyor. Küçük toprak tepeciği tırmanıp Gezi Parkı’na ulaşıyorum. Gezi Parki olayları belleğime kazınmış olacak ki, kalabalıklar görmeyi umuyordum. Parkta çok az insan vardı, bazıları bankta oturuyor, bazıları da parkı turluyor, çok az insan da gazete kitap okuyorlardı. Parktan ve Taksim Meydanı’ndan fotoğraflar çekiyorum. Taksim Meydanı bomboş beton bir tarla görünümünde, üzerinde insanlar gidip geliyorlar. İçim burkuluyor bir kez daha, “acaba degişiklikleri kabul etmekte zorlanıyor muyum?” diye sormadan edemiyorum kendime.

İstiklal Caddesi ise bildiğim gibi, yine kalabalıklar yürüyor yukarıdan aşağıya,aşağıdan yukarıya doğru. Birkaç fotoğraf çekiyorum. Sırt çantam, fotoğraf makinem kolumda, elimle sıkıca tuta rak Galatasaray’a doğru yürürken, arkalardan bir adam sesini, “ Sara, Sara” diye bağırdığını duyuyorum. Kime sesleniyor bilmiyorum ve arkama dönüp bakmıyorum, aklima ilk gelen Sara Sierra oluyor ve adımlarımı hızlandırıyor, Salt Beyoğlu’na ulaşıyorum.

13. İstanbul Bienal‘i ismini Lale Müldür‘ün “Anne Ben Barbar mıyım” adlı kitabından alıyor. Salt Beyoğlu’nun girişinde yer alan 13. İstanbul Bienal’inin işlerini bir süre izliyorum, inceliyorum, anlamaya çalışıyorum. Daha fazla oyalanmadan sinema salonunda gösterilmekte olan Hintli yönetmen Amar Kanwar’in, The scene of crime”, 2011, şiirsel ve imge yüklü filmini izlemeye koyuluyorum. Hindistan’da doğa için verilen mücadeleyi ve toplum dışına itilmiş insanların hikayelerini anlatan filmin alt yazıları beni çok etkiliyor.

Sıra, Gülsün Karamustafa’nın “Vadedilmiş Bir Sergisi”sini görmeye geliyor. 2006 yılının Ağustos ayında, Viyana’da bir fotoğraf sergisinde siyah beyaz fotoğraflarını ve “Ağlayan Erkekler/Men Crying” videosunu gördüğümde çok heyecanlanmıştım. Gülsün Karamustafa’nin işlerine ayrı bir oda tahsis edilmişti, ne çok gönenmiştim o zaman. Daha önce resimlerini, videolarını, halı işleriyle enstalasyonlarını görmüştüm, belki bildiğim işleriyle yeniden karşılaşacaktım, fakat kapsamlı bir sergisini görecek olmanın heyecanı içindeydim. Sergiyi üçüncü kattan aşağıya doğru görmeye karar veriyorum.

Üçüncü katta beni Karamustafa’nın resimleri karşılıyor. Elleri çeşitli yönleri gösteren kadın portresi, ki portre bir self-portre niteliği de taşıyor ve Karamustafa konuklarını karşılıyor da sergiye onları yönlendiriyor hissini uyandırıyor ben de. Altın varakla, mor rengin ne kadar da uyumla çalışılabileceğini görüyorum. Sağdaki salonda yer alan, Last Supper’in tasvirinin yer aldığı “Çifte İsalar ve de Yavru Ceylan” ve “Karpuz/Watermelon” halı tekstil karışımı işlerini beğeniyorum. Üç tane çocuk yeleği tavandan asılarak sergilenmiş, altına bir metin yazılmış: ”Sınırdan geçerken bizim için önemli olanları çocuk yeleklerinin içine dikerek gizliyorduk.” Bu not, bir göçü, özellikle de mübadele dönemini anımsatıyor bana. Gülsün Karamustafa ve Sadık Karamustafa’nin yargılandığı anı gösteren fotoğrafı daha önce görmüştüm. Bu fotoğrafın karşısına, ilk kez sergilenen “Hapishane Resimleri “ (1972-1978) resimleri yerleştirilmişti. 68 kuşağının bir temsilcisi olan Karamustafa, Üniversite yıllarında yataklık suçlamasından hüküm giyiyor ve sivil bir hapishanede, “İzmit Kadınlar Hapishanesi”nde kalırken yapıyor bu resimleri, fakat bugüne kadar hiç sergilememiş. Parmaklıklar arkasında, görüş esnasında, uyurken, bir köşeye oturmuş bir kadının yalnızlığını aktarmış resimlerine. Bu sıkıntılı ve acı dolu resimlerde yine de insanin içindeki umudu diri tutacak renkler kullanmış.

İstanbul Bienali’nde gördüğüm yorganlarıyla tekrar karşılaşıyorum. Yorganını sırtına sarınarak yollara düşmüş nice Anadolu insanı gözümün önüne geliyor birden. “Abide ve Çocuk” adlı halı dokumadaki, Güven Park’ta anıtı karşılıklı taraflardan iten küçük kız çocuğu Gülsün Karamustafa’nın kendisi ve fotoğraf babası tarafından çekilmiş.” Erken Bir Temsiliyetin Sunumu” üzerine yazdıkları aslında sanatla ugraşan kadınların karşılaştıkları ve hep karşılaşacakları sorulara parmak basıyor. “Kadın ve İslam hakkında sorular soracaklar mı bana?”İslam’la ilişkimin karmaşık olduğunu anlatmak zorunda kalacak mıyım yine?” Batılılar, Türkiye’den gelen bir kadın sanatçıya şu soruyu yöneltirler çoğunlukla . “Müslüman kadın şarap içer mi? Müslüman kadın kocasından ayrı seyahat eder mi?” gibi sorularla dünyanızı alt üst ederler, onlardan biri olmadığınızı hissettirirler. İsteksizce birkaç cevap verseniz de belli bir süre yorgun hissedersiniz kendinizi bu sorulardan.

Adab-ı Muaşeret/Etiquette” /2011 Pierre Lafitte et cle. tarafından 1910’da basılan görgü kuralları konulu Por Bien connat rie les Mondaine adli kitap Fransızca aslından Abdullah Cevdet tarafından 1927 Osmanlıca’ya çevrilir. Modernleşme ironisi gibi, 1927’de Arap harfleriyle basılan kitap, 1928’de Latin harflerinin kabülüyle gözden düşer daha okunmadan depoya kaldırılır.” Bu kitap cam bir bölmede sergileniyor. Ayrıca, kitaptan seçilen, bir kadının elinin nasıl öpüldüğünü, nasıl dans edildiğini temsil eden fotoğraflar sergileniyor. Kitaptan seçilen fotoğrafların baskısının yapıldığı yemek takımlarıyla bir sofra kurularak, Adab-ı Muaşeret kurallarına uygun olarak düzenlemiş. Tabaklar, çatal biçak takımları, şarap bardakları ve şamdanlarla sofra, zenginlik, ihtişam ve daha çok burjuvazinin zevkini yansıtıyordu. “Meydanın Belleği”2005, 17’40’’ toplumsal olayları anlamak açısından önemli buluyorum, ikinci kez karşılaştığıma seviniyorum. “Apartman/ The Apartment Building” sanatçının yasadığı Apartman’in asıl sahiplerinin kim olduğunun izlerini sürmesini, asıl sahiplerini ve onların hikayelerini gün yüzüne çıkarmasını belgeliyor. Apartman, 6-7 Eylül olaylarında İstanbul’u terk etmek zorunda kalan bir Rum aileye ait. Ailenin, evlerini bırakıp gitmeden, o evde çekilmis fotoğrafları da sergileniyor. Ayrıca, apartmanın üç boyutlu maketi de yer alıyor sergide. Bir sanatçının hangi mirasin üzerinde yaşadığıni sorgulaması ve onun peşine düşerek gün ışığına çıkarması bakımından çok değerli. “ Okul Defteri/Notebook “ işinde, sanatçının İlkokul fotoğrafı ve İlkokul defterleri sergileniyor. İlkokul defterlerini saklaması, geçmişine sahip çıkmasi, çocukluğundaki egitim sistemi hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor.

Serginin bütününe baktığımızda, Gülsün Karamustafa, yaratıcılığını resim yapmakla sınırlandırmamış, kendisine sorduğu sorular, – kimlik, bellek, göç, kültürel miras, yasadığı ve tanığı oldugu toplumsal olaylar,- sanatını yönlendirmiş, bunu da video, halı, tekstil ve enstelasyonlarla ifade etmiş. İçinde bulunduğu konumu sorgulamayan, “ben kimim?”, sorusunu sormayan bir sanatçının bu çok yönlü üretimi yakalaması mümkün değil. Ayrıca, bilgi ve belgenin değerini çok iyi bilen bir sanatçı.

Başka bir kentten geliyorsaniz, kısıtlı günlere pek çok şeyi sığdırmak zorundasınız. Gördüğünüz kapsamlı bir serginin üzerine oturup düşünemeden başka bir sergiyi görmek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Böyle duygularla Arter’de, 13. İstanbul Bienal’i kapsamında gerçekleşen sergide yer alan işleri görmeye gidiyorum.

Arter’deki işler, video, fotoğraf ve enstelasyon ağırlıklı. Basel Abbas Ruanne Abou-Rahme’nin çalışma ortamlarını yansıttıkları, fotoğraf ve yazılı metinlerle destekledikleri işleri ilgi çekici. Bienal kataloğunda işleri üzerine yer alan metinden; “Basel Abbas ve ruanne Abou- Rahme Filistin’in Ramallah şehrindeki atölyelerinde birlikte ses, imge enstelasyon kullanarak çalışıyorlar.” Hector Zamaro’nun, “ Maddesel Degişkenlik” adlı videosunda tuğlaları birbirlerine atarak, dairesel bir döngü yaratan ve iş bölümünü, yardımlaşmayı ve bunu yaparken yorgunluktan çok bir çesit neşeyle çalışan isçileri izleyebiliyordunuz. Jananne Al-ani’nin “Kazıcılar”, 2010, videosu da çalışkan karıncalarin yuvalarına girip çıkarken görüntülerine odaklanmıştı. Dikkatimi çeken diğer bir iş de Jimmi Durham’in “Kapıci”, 2009 adlı heykeliydi.

Arter’den çıkışta Lebon’da bir çay molası veriyorum. Saat 19:00’da, Belmin Söylemez ve Haşmet Topaloğlu’nun, ödüllü filmleri “Şimdiki Zaman”ı izlemek için Cine Majestic’e geliyorum. Meğer orada Türkiye-Kore Film Haftası varmış, filmi beklerken broşüre göz gezdirdim, güzel filmler varmış,Kim Ki- duk filmlerine de özel bir yer ayrılmış.

”Şimdiki Zaman”da ailesinden ayrı İstanbul’da, kentsel dönüşüme kurban gitmekte olan bir apartmanda tek başına yaşayan Mina, hem ayakta kalmak hem de Amerika’ya gitmek için iş bulma çabasındadır. Bir gün, bir duvara yapıştırılmış “falcı aranıyor” iş alanını görür. Aslinda fal bakmayi bilmemektedir, fakat falcılığı denemeye karar verir. İş ilanı için bir kafeye gider. Sabah çok erken olduğu için, iş yeri sahibinin oğlu Tayfun, çalışanlar henüz iş yerine gelmiş, etrafı toparlamakla meşguldürler. Tayfun, kafenin esas falcısı Fazi’ye “fal bakmayı biliyor mu?” diye Mina’yı teste tabii tutmasını ister. Fazi kısa zamanda aslında Mina’nın fal bakmayı bilmediğini anlar, fakat patronuna yapabileceğini söyler. Böylece işe başlayan Mina, kısa zamanda falcılığa ısınmaya başlar, hatta özel müşterileri bile olur. Mina’nın, ketum ve erdemli bir duruşuna karşın Fazi hayatını günü birlik ilişkilerde tüketmeye meyillidir, en büyük hayali ise bir kafe açmaktır. Birbirinin zitti karektere sahip iki kadın birbirlerini desteklerler ve anlamaya çalışırlar. Mina, bir yandan yaşadığı apartmandan çıkmamak için direnir, faldan biriktirdiği her kuruşu Dolara yatırır. Bu arada, Amerika’ya nasıl gidebileceğini de araştırmaya başlar. Vize almasi kolay görünmemektedir, evrakları tamamlamak için ablasından yardım ister fakat ablası onu tersler, bunun üzerine patronu Tayfun’a konuyu açar. Tayfun, aslında Mina’ya aşık olmustur, Mina bunu fark etse de önemsemez, tek amacı Amerika’ya gitmektir.

Oyuncular kadar, filmin Görüntü Yönetmeni’ni de kutlamak gerekiyor bana göre. İstanbul’u farklı yönleriyle çok iyi yansıtıyor. İstiklal Caddesi’nde filmi izlemeye gelmeden önce gördüğüm, elinde “fal bakılır” yazısını tutan çocuk filmi daha da gerçek kılıyor benim gözümde ve günlük hayatla bütünleştiriyor birden. Kafe’de fal baktıklari masanın arkasında yer alan sonbahar görüntüsünü yansıtan duvar resmi, filme şiirsel bir boyut kazandıriyor.

Sergiler, film derken yorgun hissediyorum kendimi. Bir an önce bir şeyler yemek ve dinlenmek istiyorum.

Ertesi günü,13. İstanbul Bienal’i mekanlarından Galata Rum Okulu’na gitmeye karar veriyorum. Zaman kaybetmemek için taksiye biniyorum, taksiciye şehir haritasında yerini göstermeme rağmen, beni mekandan epeyce uzakta bir yerde indiriyor, geriye doğru yürüyerek ulaşıyorum bu güzelim binaya. Giriş’te demirlerle çevrilmiş, karşı duvarda çizimlerin bulunduğu mekanda iki genç kız oturmuş, yün dikiyorlar. Çok iyi anlayamıyorum oradaki ortamı, en iyisi yukarı katlara çıkıp dönüşte yeniden bakarım diyorum içimden.

Amsterdam dogumlu sanatçı Falke Pisano’nun , “Bozulmus Bedenler, Çatlamış Zihinler için Bedenin Krizleri baskıları” altı dijital baskı ile “Düzensiz Bedenler Kırılmış Zihinler” videosunu izliyorum bir süre. Video, travma, zihinsel hastalık ve madde kullanımı sonrasında zihinsel ve fiziksel parçalanmaya odaklanıyor. Basim Magdy’nin, “Dünyayı Anlamak İçin 13 Temel Kural” 5’16’’, filminde yer alan kurallardan biri aklıma kazınıveriyor. “Asla köpeklere ve insanlara güvenme. İkisi de kızdığında ısırır”. Filmin görselliği etkiliyeci. Agniezka Polska’nın “Saç“ filminde şiirsel dili çok etkileyici buluyorum. Kıyıdaki taşların üzerinden ufka doğru bakan adamın söylediği, “Sen burada yokken, rüzgarsız bir yelken gibiyim.”, “Kuşların terkettiği yuva gibiyim.” cümleleri içimi yakıyor, Ahmet’in ardından duydugum hisleri yansıtıyor, adamın yerinde kendimi hayal ediyorum ve ağlıyorum. Jean Rouch’un “ Çılgın Efendiler”1955, belgesel filmini izlemek biraz yürek istiyor. “Gana’nin başkenti Akra’da göçmen işçi olarak çalışan Hauka tarikati üyelerinin bir Pazar günü gerçekleştirdikleri ruhlar tarafından ele geçirilme törenini belgeler.” Martin Cordian& Tomas Espina’nin “Nüfuz Alanı ” bir ev içini yansıtıyor. Burada yer alan nesneleri sanatçılardan biri kırmış, diğeri yapıştırarak eski haline getirmiş. “Bu çatlak, geç dönem kapitalizmin günümüzde karşı karşıya bulunduğu sosyo-politik parçalanmaya, kriz dönemlerinde günümüz bireyinin yaşadığı çöküse ve doğal felaketlerin izlerine karşılık geliyor olabilir.” Çatı katında yer alan, Sulukule Paltformu, Sulukulelerin kentsel dönüşüm sonucu yaşadıklarını, aldıklari tavırlari fotoğraflarla, videolarla yansıtıyor.”Mülksüzleştirme Ağları “ kentsel dönüşümün sermaye –iktidar ilişkileri üzerine kolektif veri derleme ve yayınlama projesi. Mülksüzleştirme ağları çizilen bir harita üzerinde görselliğe dönüştürülmüş. Azınlıkların mülksüzleştirilmesi de projenin önemli konularından biri.

Galata Rum Okulu’nun çatısından caddesinin karşısında yer alan bir kiliseyi ve İstanbul Modern’in önünde demir atmış, yolcu gemilerini fotoğraflıyorum. Ne zaman İstanbul’a gelsem bu yolcu gemilerini görürüm. Bir an, sanki aynı gemi hep oradaymış duygusuna kapılıyorum. O kadar büyük gemi bu kadar yakın kıyıya nasıl yaklaşabiliyor, hayret ediyorum. .

Tarihi okulun merdivenlerin yavaş yavaş asağıya inerken, kitaplar arasına gömülmüs bir adamın fotoğrafı, kendimi anımsatiyor bana. Ahmet’in Kütüphanesi, kütüphanemiz de böyle değil mi? O fotoğrafın bir parçası gibi hissediyorum kendimi ve bir izleyiciden beni fotoğraflamasını istiyorum.

En alt kata yeniden döndüğümde, girişteki alanda İnci Eviner yönetiminde performanslar ve Workshop çalışmaları yapıldığını ögreniyorum. Bienal katoloğundan alıyorum ve” iyi ki gördüm” dediğim Galata Rum Okulu’ndan ayrılıyorum.

13.İstanbul Bienali’nin diğer mekanlarından Antrepo’ya çok yakın olduğum halde, zamanımın azlığından Taksim’e dönüyorum. Kızkardeşimle çay içiyoruz, Mephisto’nun “yeni çıkan kitaplar” ve edebiyat dergileri bölümünde pek çok dergiye göz gezdiriyorum. Anadolu’nun dört bir tarafından gelen Edebiyat dergilerini bulmak mümkün Mesphisto’da.

Bir çok sergiyi göremeden İstanbul’dan ayrılmanın hüznüyle, Antalya’ya dönmek üzere yola koyuluyorum. Havalaalanında, “granada” edebiyat dergisinde yer alan, Enis Batur’un “Serafim” Şiirinin bende bıraktığı etkiyle ayrılıyorum İstanbul’dan.

Serafim

Duydum oysa her ses kırıntısını, her

Hareketi henüz doğmadan sezdim,

Bu şehrin bana emanet edildiğini

Bir an olsun aklımdan çıkarmadım.

İmren Tüzün


Etiketler: İmren Tüzün

Şimdi Paylaş

0 Yorum

Yorum Yap

CAPTCHA Image 

Benzer Haberler

Yöresel yemekler profesyonellere öğretilecek

Alanya Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Müdürlüğü tarafından Alanya Özel Hamdullah Emin Paşa Üniversitesi (AHEP) Gastronomi Mutfağı’nda organize edilecek kurs, 20 Kasım’da başlayacak. Alanya’ya özgü yöresel yemeklerin öğretileceği kurstaki bilgiler, 2 gün boyunca pr...

Sinema sektörüne 32 milyon liralık destek

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sinema Destekleme Kurulu kararını açıkladı. Buna göre 38 projeye bakanlık tarafından 32 milyon 350 bin lira destek sağlanacak. Bakanlığın uluslararası alandaki rekabet gücünü artırmayı amaçladığı animasyon türünde de 3 uzun metrajlı film desteklendi. 394 ...

Bir Kayıp, Bir Karar

Bir Kayıp, Bir Karar


4 ay önce Best Haber

Milenyum yaklaşıyordu. Herkes heyecanla onu beklerken, 04 Mayıs 1999’da kaybettiğim annemin acısını yaşıyordum. Annem son bir ayını bizim evde geçirmişti, onun acılarına yakından tanık olmuştum. Doktorunun, Annemin son günlerini yaşadığını ima etmesine karşın, ben garip bir şekilde, annemi hayatta tutmak iç...